Osmanlı şen şakrak bir yaşam sürmedi

Okullardaki tarih kitaplarına göre Osmanlı Devleti kuruluş yıllarından itibaren hızla büyümüş, sıkıntının zerresini çekmemiş, hiçbir zorlukla karşılaşmamış, Anadolu’da ve Balkanlar’da bir uçtan diğer uca şen şakrak at koşturmuş, kaleler zapt etmiş, diyarlar fethetmiş, ülkeler almış, “gavurları” bir güzel köle yapmış, ganimetin bini bir para muhteşem bir bolluk içinde yüzlerce yılı mutlu mesut geçirmiştir.

Metin Gülbay

Ders kitaplarında bu devletin herhangi bir afete uğradığına ilişkin tek bir satır bulamazsınız. İlk ve orta okulu 60’lı yıllarda okudum, liseyi ise 73’te bitirdim. Bu yıllar boyunca yukarıda saydığım zorlukların hiçbirini okuduğumu hatırlamıyorum. Bırakın zorluğu, neredeyse hiçbir savaşta yenilmemişti Osmanlı. İnebahtı deniz savaşındaki yenilgiyi bile sonrasında sadrazam Sokullu Mehmed Paşa’nın Kaptan-ı Derya’ya söyledikleriyle öğrenmiştik. Yani “bu devlet isterse bütün gemilerinin direklerini gümüşten, iplerini ipekten, yelkenlerini atlastan yapar”dı.

Bu yüzden Osmanlıların da tıpkı diğer devletler gibi hangi doğal ya da yapay zorluklarla, āfetlerle uğraştığını ve ne kayıplar verdiğini herkesin bilmesi gerektiğini düşünerek bu haftaki yazıyı bu konuya ayırdım.

Bize öğretilen tarih basit, yanlışlarla dolu, gerçeklerin gizlendiği, inanılamayacak kadar abartılı bir tarihtir. Bu yüzden de efsanevidir. Oysa Osmanlının vakanüvisleri bile yaşanan gerçekleri birer birer yazmıştır.

O zaman haydi gerçeklerin üzerindeki perdeleri kaldırmaya başlayalım.

Osmanlı Devleti parasal zorluk çekmiş miydi? Evet.

“Doğuda ve batıda çoğu zaman aynı anda devam eden büyük giderli savaşlar sırasında paranın değerindeki düşüş kadar miktarında da darlıklar yaşanmaktaydı.”1

Peki bunca fetihle hazinesi dolu olması gereken devlet her zaman o durumda mıydı? Hayır tabii ki. Kanuni Sultan Süleyman döneminde bozulma başlamıştı.

“16. yüzyılın ortalarında hazinede açıklar görülmüş özellikle 1590’lardan sonra hazine açıkları kronik bir hal almıştır.”2

Bir de doğal āfetler meselesi var ki tarih boyunca herhangi bir devletin bundan kaçınabildiği görülmemiştir, şu anda da görülemiyor.

Boğaz’da buz yolu

“İstanbul’da 1620-1621’de yaşanan şiddetli kış belki de o zamana kadar görülmüş en çetin kışlardan biriydi. Öyle ki tarihçi Hasan Beyzâde’nin ifadesiyle bu dönemde ‘Üsküdar’dan Galata’ya buz üzerinden yürüyerek geçilmişti’. Bu kadar soğukların yaşandığı bir kış esnasında şehrin kıtlık ve pahalılık ortamına sürüklenmesi de gecikmemişti. Daha çok ekmek konusunda sıkıntı yaşanmış, o sıralar ekmek bulan kendini şanslı saymıştı.”3

Soğukların yalnızca İstanbul’da yaşanmış olması söz konusu değildi tabii ki. Soğuk varsa her yerde vardı. Ve bu her yerdeki soğuklar sonuçta gıda üretimini etkilemişti.

İstanbul’a çok yakın olan Edirne de bundan nasibini almıştı. Edirneli Muhyî’ye göre “1555-1556’da Edirne’de soğukların uzun ve şiddetli geçmesinden kaynaklanan büyük bir kıtlık dönemi yaşanmıştı. Öyle ki bu süre içinde şehirde temel besin maddesi olan unu ve sair gıda maddelerini bulmak mümkün olmamıştı.4 Üstelik bu darlıktan sadece sıradan insanlar etkilenmemiş, Edirne’deki sarayın meskûnları da cerayelerini (hak edenlere ayrılan bir nevi sadaka) güçlükle alabilmişlerdi. Onlar kadar şanslı olmayan fakir reayanın bir kısmı açlıktan ölürken bir kısmı da tekkelere sığınmak zorunda kalmıştı.5 Burada Osmanlı tekkelerindeki mutfakların da birer imarethane gibi çalıştığını hatırlamak yerinde olacaktır. Örneğin İstanbul Tophane’deki Kadiri Tekkesinde bir öğünde 144 kişi yemek yemekteydi.”*

“Kendisi de o sırada bir tekkede bulunan ve içerde kırk kişi olduklarını belirten Muhyî, onlara sığınan bazı gayrımüslimlerin bu süre zarfında Müslüman olduklarını kaydetmişti. Böylece yazar iaşe ve iklim şartlarının insanların sosyal hayatında din değişimine gidecek kadar derin izler bıraktığına şahitlik ederek üzerinde çok durulmayan büyük bir tarihi gerçeği kayıt altına alıyordu.”6

Soğukların gönüllü din değiştirme dışında bir başka toplumsal sonucu ise zorluklardan bıkan ve hayatının tehlikeye gireceğini gören halkın bulundukları yerleri terk etmesi biçiminde gerçekleşiyordu.

“Kış döneminde zaten zahire bakımından sıkıntılar yaşayan halk, özellikle vergi yüklerine de dayanamayınca daha fazla tahammül edemeyeceklerini düşünerek evlerini ve arazilerini terk edip başka yerlere kaçabiliyorlardı. Evliya Çelebi, Malatya yakınlarındaki bir menzilde yaşayan ahalinin 1654-1655 yılında bu sebeple menzili boşaltarak dağlara çekildiklerine ve askere ait atların aç kaldığına şahit olmuştu.”7

En güçlü ordu da soğuğa yenik düşüyor

Soğuklardan etkilenen sıradan halk değildi yalnızca. Aynı koşulları Osmanlı Ordusu da paylaşıyordu. Hem de öyle böyle değil. Yüzlerce asker hayatını yitiriyordu.

“Soğuk hava şartları hareket halindeki Osmanlı Ordusunu da olumsuz şekilde etkilemekteydi. Bu konuda, Lala Mustafa Paşa’nın başlatıp Özdemiroğlu Osman Paşa’nın devam ettirdiği şark seferi sırasında yaşananlar da anılmaya değer. Sefer sırasında ciddi soğuklarla mücadele eden ordu buna bağlı olarak zahire darlığı ve pahalılık sorunuyla da karşı karşıya kalmıştır. Sefere iştirak edenlerden Rahimizade İbrahim Harîmi, burada yaşadıkları sıkıntıları daha sonra kaleme aldığı eserinde ayrıntılarıyla dile getirmiştir. Harîmi’nin anlattığına göre Şubat 1579’da asker ile Demirkapı8 mevkiine gitmek için yola çıktığında şiddetli kış şartlarına maruz kalmışlar ve askerlerden bir kısmının kulakları ve elleri donmuştur. Ordu ile birlikte yaklaşık 12 günlük bir yolculuktan sonra bitkin bir halde Demirkapı’ya ulaşabilmişlerdir. Burada da devam eden şiddetli soğuklar kıtlıkla da birleşince özellikle gece saatlerinde artmak üzere toplu ölümler yaşanmaya başlamıştır. Yazarın ifadesiyle sabah olduğunda insanların, cesetleri donmuş bulunanların cenazelerini şehir dışına çıkarmaya ya da toprağı kazarak defnetmeye dahi mecali olmadığından cansız bedenler toprak üzerinde kalakalmıştır. Soğuktan donmuş hayvanlar da sık sık görülmüştür.”9

“Aynı sefer sırasında Bender Kalesi’nin kuşatılması sırasında da aşırı soğuklar, yağmurlar ve şiddetli rüzgarlarla boğuşan halk ve asker oldukça zor zamanlar geçirmiştir. Askerlerin at üzerinde dahi donduğunu ifade eden olayın şahitlerinden tezkireci Asafi Dal Mehmed Çelebi, sağ kalanların ise perişan olduklarını ve kimsenin birbirine bakacak hali kalmadığını ifade etmiştir. Çelebi’nin ifadeleri şu şekildedir:
Şiddet-i sermadan anda çok kişi
Düşdi başu kayusi her birine
At üzre virdi can düşdi leşi
Ata oğul bakmadu birbirine. (Şecâ’atnâme, s.161.)”10

Ordunun karşılaştığı bir başka zorluk da gıda gereksiniminin karşılanamamasıydı. Askerler açtı, öyle noktalara varmıştı ki bu açlık, bazı seferlerde, ölülerini yemek zorunda kaldıklarından söz ediyor tarihçiler.

“Askerler kış şartlarında kıtlığa düştüklerinde beslenme konusunda adeta çaresiz kalıyor ve hayatta kalabilmek adına canlı cansız buldukları her şeyi yemeye çalışıyordu. Örneğin Kuyucu Murad Paşa Celali Seferi esnasında, Haziran 1608 tarihinde Halep’ten Muş’a doğru yürüyüşe geçmiş ve Canbuladoğlu zaferi sonrası ordu kışlağa çekilmişti. 1607-1608 kışı alışılmışın dışında sert geçmiş, genelde zenginlik ve bolluk içinde olan sıcak iklimli Suriye bile, o kış yorulmuş ve askerleri pek rahat ettirememişti. Kıtlık koşulları onları kendi ölülerini yeme noktasına kadar getirmişti.”11

Sellerle boğuşma

“1570-1600 yılları arasında Avrupa yıkıcı sellerle boğuşmaktaydı.12 Aynı dönemde Osmanlı topraklarında da benzer gelişmeler görülmekteydi. Örneğin Menderes Irmağı’nın geçtiği Ege vadilerinden İberya’ya (bugünkü Gürcistan ve güneyi, m.g.) kadar yayılan çoğu bölge 16.yüzyılın ikinci yarısında defalarca su baskınlarına uğrarken yüzyılın sonları tufanlarla dolu bir dönem olarak kayıtlara geçti.”13

Bakın seller başka nelere yol açıyordu?

“… sel suları ve taşkınlar altında kalan arazilerin bir kısmı verimli bölümünü kaybediyor ve birer kumluk haline geliyordu. Sağanak ve düzensiz yağışlar toprağın besin bakımından zengin olan üst tabakasının erozyonuna neden oluyor ve buna bağlı olarak arazilerin verimliliği düşüyordu… bu durum … uzun vadede iaşe krizlerinin nedenlerinden biri olarak ortaya çıkıyordu.”14

“Bunlardan başka aşırı yağışlar nemli bir ortama da neden olduğundan hastalık taşıyan mikropların yayılmasına da sebep olabilmektedir. Bunun farkında olan Osmanlılar kendilerince önlem almayı ihmal etmiyorlardı. Örneğin Edirne’de köylüler yağışlı dönemlerde akarsuları kontrol altına alamadıkları için sıtma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyordu. Bu nedenle hem su baskınlarından hem de bulaşıcı hastalıklardan korunmak için yerleşim yerlerini nehirlerden biraz uzağa kurma yolunu seçiyorlardı.”15

Görüldüğü gibi su baskını ve taşkınlar yerleşim yerlerinin değiştirilmesine bile yol açmaktaydı.

“İstanbul’da Çengelköylüler 1567’deki selden zarar görmüş, bağ ve bahçeleri sular altında kalırken mahsullerinin yarısını kaybederek darlığa düşmüşlerdi. 1575 yılında Gediz Irmağı’nın taşması sonucunda Manisa’ya bağlı Büyük-Kılcanlu Köyü’nün arazisini de su basmış ve köylünün üretimi onda birine düşüvermişti.”16

Çekirge tehlikesi

“1560 baharında Gazze ve Ramle sancakbeyleri ile kadılarının yolladığı resmî yazıda 3-4 yıldır çekirgelerin ve kuraklığın tahıl hasadını yok ettiği belirtilmişti.17

Kudüs çevresindeki köyler 1561’de çekirge istilasına uğradı ve devlete vergilerini ödeyemeyeceklerini bildirdi. Bölgeye Mısır’dan buğday getirilerek bu zorluğun aşılmasına çalışıldı.”18

“Hüdavendigâr livasına ait 1573 tarihli bir kayda göre bölgede iki yıl boyunca etkisi görülen ciddi bir çekirge istilası olmuş ve araziler harap hale geldiğinden kesimci kulların vergi oranları düşürülmüştü.”19

Kesimciler ortakçı kullar statüsüne yakın olan çiftçileri ifade etmektedir. Bunlar her yıl belirli miktarda bir ekini maktu (kesim) olarak toprak sahibine vermeyi taahhüt etmiş olan kimselerdi. (Ömer Lütfü Barkan, Türkiye’de Toprak Meselesi Toplu Eserler 1, s.612). 1573 yılına kadar üç yıl boyunca çekirgelerle mücadele etmek zorunda kalan Midilli halkı da tam bir kıtlık içine düşmüştü. “Ahaliyi bunaltan neden sadece bu da değildi. Arkasından aylar boyunca devem eden yağmurlar yüzünden ekim yapamayan adalılar iyice daralmış ve nüfuslarının bir kısmını kaybetmişti.”20

“1610 yılının yaz aylarında İstanbul’u da içine alan geniş bir alanda çekirge krizi yaşanmış, büyük sürüler halinde özellikle başkent sokaklarında dolaşan ve yeşillikleri tüketen çekirgeler halk arasında infiale neden olmuştu. Öyle ki evler ve dükkanlar ağzına kadar bu hayvanlarla dolmuştu. Çekirgelerin verdiği tahribat nedeniyle kaldırımlar sökülmüş bazı evler de yıkılmaktan kurtulamamıştı.21

Bazı doğal felaketler beklenmedik sonuçlara da yol açıyordu. Hiç umulmayan nedenlerle insanlar din değiştiriyordu. Biraz sonra salgınlara değineceğim, şimdilik minik bir not olarak bunu ileteyim.

“Erzurum’da 1649 yılından birkaç yıl önce veba sonrasında büyük bir nüfus kaybı olmuştu. Bunun üstüne de 1648’de özellikle haracgüzar olan zimmî halkı (İslam devletini kabul eden gayrimüslim halk) derinden etkileyen ve herhangi bir hasada müsaade etmeyen etkili bir çekirge  istilası yaşanmıştı. Bu ağır şartlara daha fazla dayanamayan halkın bir kısmı pek çok örnekte olduğu gibi başka yerlere göç ederken bir kısmı eşine çok nadir rastlanır bir şekilde Müslüman olmuştu. Muhtemelen amaçları haraç ödemekten kurtulmak olmakla birlikte belki de sosyal hayatta kalabilmek adına, Müslümanların daha rahat yararlandıkları sosyal yardım kuruluşlarından ve İslamiyete özgü maddi nitelikli ibadetlerin desteğinden pay almak istemişlerdi.”22

Ayaklanmalar

“16.yüzyılın ikinci yarısından itibaren … Anadolu ve Balkanlar olmak üzere Osmanlı topraklarında bildiğini yapmaya meyilli ve çoğunluğu işsiz gençlerden oluşan bir sınıf ortaya çıktı. Bu kesimlerin kimi zaman suhte adı altında medreselerde talebe olarak bulunmaları, kimi zaman kapı halkı suretinde yerel yöneticilerin hizmetkârı olmaları ile bir nebze istihdam sağlanmış gibi görünse de özellikle doğuda ve batıda devam eden savaşlar neticesinde Anadolu’nun güvenliği zaafa uğrayınca bu gruplar eşkıyalık hareketlerine kalkıştı. İşte levent ve suhte gruplarının da dahil olduğu ve 3.Mehmed devrinden (1595-1603) itibaren yaşanmaya başlayan Celalî vakaları ve 1603-1608 yılları arasında bunun doruk noktasına ulaştığı Büyük Kaçgun olayları esnasında Anadolu’nun pek çok yerinde asilerin baskınlarıyla büyük sosyoekonomik çözülmeler görüldü.”23

“1577-78 yılında Manisa’da bir köyü basan eşkıyanın ilk hedefi köydeki un değirmeni olmuş ve köylüler canları pahasına da olsa silahlı çatışmaya girerek değirmenlerini ve unlarını vermemek için direnmişti.”24

Polonyalı gezgin Simeon “1610 yılında Sivas’tan geçerken şehirdeki verimli toprakların Celalî saldırıları nedeniyle boş kaldığını gözlemlemişti.”25

Salgınlar

“16.yüzyılda Suriye’de ve 17.yüzyılda Mısır’da veba salgınları nedeniyle nüfus görünür oranda azalmıştı.”26

Evliya Çelebi 1670’lerde Silifke’den geçerken bölgenin gelişememesinin nedenini sıtmaya bağlamıştı.

“İmparatorluk topraklarında vebanın oldukça etkili olduğu bir yıl olan 1564-1565’te dönemin şahitlerinden Mehmed Efendi (1622-1701) Hediyyetü’l-İhvan adlı eserinde, ihtiyatla yaklaşılması gereken bir ifade kullanırken, Tokat’ta günde 5-600 insanın öldüğünü anlatmaktaydı.”27

” Halep’te 1564 yılında  ortaya çıkan vebada şehirdeki un kapanının çalışanları, salgın nedeniyle ölmüştü.”28

“1592 yılında İstanbul’da yaşanan veba salgını daha sonra Kocaeli’ne sıçramış ve altı ay boyunca şehirde dükkanlar kapalı kaldığı gibi İstanbul ve Anadolu’ya giden yollarda ulaşım durmuştu.”29

“16.yüzyılın ortalarındaki bir veba salgınında Trabzon’daki Mehmed Efendi Vakfı’na bağlı Tabakhane Hamamı’nın kira gelirleri yarı yarıya düşmüştü.”30

“Gelibolulu Mustafa Âli’ye göre kıtlık ya da salgın günlerinde şifahanelere deva aramaya gelenler pek de iyi bir ortamla karşılaşmamaktaydı. Yazar, hekimlerin çoğunun cahil, dikkatsiz ve ezberden öte bilgisi olmayan tecrübesiz kimseler olduğunu düşünüyordu. Onun için Osmanlı coğrafyası yarım yamalak eğitim almış sözde hekimlerle dolu bir yerdi.”31

Triumphant Death chases Londoners from their city, but country folk (right), fearful of disease, drive them back. The picture is the title artwork from a 17th century pamphlet on the effects of the plague on London. This pamphlet, A Rod for Run-awayes, by Thomas Dekker, was published in 1625, one of the years in which a plague epidemic broke out. The plague (or Black Death) affected Europe from the 1340s to the 1700s. It is thought to have been bubonic plague, caused by the bacterium Yersinia pestis, and spread by fleas on rats. During a typical outbreak, tens of thousands died in London alone.

Hayat o zamanlarda epey zordu ve Osmanlı Devleti de bu zorluklardan tabii ki payını fazlasıyla aldı. Sorunlarla baş etmek için bilimsel yöntemler kullanılmayınca işler daha da zorlaştı. Anlayacağınız Osmanlı hiçbir zaman şen şakrak bir yaşam sürmedi. Öyle bir yaşam zaten ancak masallarda olur, pardon bir de bizim okul kitaplarında!!!

* (M.Baha Tanman, “Kitchens of Ottoman Tekkes as Reflectionss of Imaret in Sufi Architecture”, Feeding People, Feeding Power Imarets in the Ottoman Empire, Ed. Nina Ergin-Christoph K.Neumann-Amy Singer, İstanbul 2007, s.212.) 66 numaralı dipnot.

1 Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi v.1, s.634. 2 İ.H.Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, v.3, kısım 1, s.125. 3 Hasan Beyzâde Ahmet Paşa, Hasan Beyzâde Tarihi, s.928; Naima Mustafa Efendi, Tarih-i Naima, s.1259; Kâtip Çelebi Takvîmü’t-Tevârih, s.67. 4 Muhyî-i Gülşenî, Menâkib-i İbrahim-i Gülşenî ve Şemleli-zâde Ahmed Efendi Şive-i Tarikat-i Gülşenîye, yayınlayan Tahsin Yazıcı, s.37. 5 Zafer Karademir, İmparatorluğun Açlıkla İmtihanı-Osmanlı Toplumunda Kıtlıklar, 1560-1660, Kitap Yayınevi, s.58. 6 Karademir, s.58. 7 Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Haz. Seyit Ali Kahraman, Yücel Dağlı, V.4 YK Yayınları, s.11. 8 Kafkasya sınırlarında yer alan ve Araplarca Babü’l-ebvâb denilen şehir. 9 Karademir, s.59. 10 Karademir, s.59, 71 nolu dipnot. 11 Griswold, Anadolu’da Büyük İsyan 1591-1611, s.154. 12 Braudel, 2.Felipe Döneminde Akdeniz ve Akdeniz Dünyası, c 1, s.328. 13 Tabak, Solan Akdeniz 1550-1870, Coğrafî Tarihsel Bir Yaklaşım, s.235. 14 Karademir, s.65, 99.nolu dipnot. 15 Karademir, s.65-66. 16 Üsküdar Şeriyye Sicilleri 26, S. 15/a, Hüküm no 5, Evail-i Muharrem 975; 18 Temmuz 1567. 16 Feridun Emecen, 16. Asırda Manisa Kazası, s.168, 164. 17 Amy Singer, Kadılar Kullan Kudüslü Köylüler, s.151. 18 Karademir, s.72. 19 Ömer Lütfü Barkan, Enver Meriçli, Hüdavendigar Livası , Tahrir Defterleri, TTK, 1. Ankara 1988, s.106. 20 Karademir, s.73. 21 Richard Knolles, The Turkish History, V. 3, Londra 1701, s.37. 22 Karademir, s.74-75. 23 M.Akdağ, Celali İsyanlarının Başlaması, s.23.

24 Karen Barkey, Eşkıyalar ve Devlet Osmanlı Tarzı Devlet Merkezileşmesi, s.149. 25 R. C.Jennings “Zmmis (Non-Muslims) in Early 17th Centurp Ottoman Judicial Records: The Sharia Court ve Anatolian Kayseri, Journal of the Economic and Social History of the Orient, c.21, No3, s.230. 26 Michael W.Dols, “The Second Plague  Pandemic and Its Recurrences in the Middle East: 1347-1894, s.177. 27 Mehmed Nazmi Efendi, Osmanlılar’da Tasavvufi Hayat, Halvetilik Örneği, s.304. 28 Karademir, s.170, 19 nolu dipnot. 29 Karademir, s.170, 20 nolu dipnot. 30 Jennings, (aktaran Karademir, s.171, 22 nolu dipnot.) 31 Kasım Ertaş, Gelibolulu Mustafa Âli’nin Nasihatü’s-Selâtin İsimli Eserinin Tenkidli Metni, s.160.