Soylu ve hukuk devleti

Yusuf Alataş

1982 Anayasası’nın 2’nci maddesine göre, “Türkiye Cumhuriyeti… insan haklarına saygılı… bir hukuk devletidir”. “Hukuk Devleti” ise kısaca, “Hukuka bağlı Devlet“ demektir. Anayasa Mahkemesi de Hukuk Devletini, “yönetilenlere en güçlü, en etkin ve en kapsamlı biçimde hukuksal güvencenin sağlanması, tüm devlet organlarının eylem ve işlemlerinin hukuka uygun olması” olarak tanımlamıştır. (1)
Sadece son birkaç gündür yaşananlara baktığımızda dahi, acaba başka bir ülkede mi yaşıyoruz duygusuna kapılmamak mümkün değil. “Hukuk Devleti”nin İçişleri Bakanı, halkın oyları ile seçilmiş HDP’li belediye başkanları hakkında “Bu ülkeyi, bu vatanı satanlar”, “terör sıfatıyla gövrevden alınanlar” diye niteleyebilmekte, belediye başkanlarının görevden alınmalarını eleştiren Türkiye’nin en büyük kentinin seçilmiş Belediye Başkanı’na “ahmak” diyerek küfretmekle kalmayıp, ”terörü övdüğünü” söyleyerek suç isnadında bulunabilmektedir.
Soylu, söylediklerinin haklılığını açıklarken de, “Terörle mücadelemiz sadece dağda devam etmiyor, terörle mücadelemiz sadece sınır ötesinde devam etmiyor. Maalesef terörle mücadelemiz Türkiye içerisindeki bir takım zihinlerle de devam ediyor” demekten kaçınmıyor. Yani İçişleri Bakanı, “terörle mücadele” adına “zihinlerle” de mücadele ediyor(!). Demek ki Bakan’a göre, “zihin” bir diğer söylemle “düşünce” ile mücadele, terörle mücadelenin bir parçası. O yüzden, zihinlerini beğenmediği belediye başkanlarını kolaylıkla terörle mücadele adına görevlerinden alıp, yerlerine “Kayyum” denilen memurları atıyor. Buna karşı çıkanlar ise en hafifinden “terör propagandası” yapmış oluyor ve küfrü hak ediyorlar.
Peki o zaman Anayasa’nın “HER NE SEBEPLE OLURSA OLSUN KİMSE, DÜŞÜNCE VE KANAATLERİNİ AÇIKLAMAYA ZORLANAMAZ, DÜŞÜNCE VE KANAATLERİ SEBEBİYLE KINANAMAZ VE SUÇLANAMAZ” hükmünü içeren 25’nci maddesini nereye koyacağız.
Ne “hukuk devleti ilkesiyle” ve ne de Anayasa’nın 25’nci maddesiyle bağdaşmayan bu yaklaşım sebebiyledir ki, TBMM’nde üçüncü büyük gruba sahip meşru bir siyasi parti olan HDP, mevcut iktidar tarafından meşru kabul edilmiyor, Aynı iktidarın İçişleri Bakanı Soylu da aklına esen Belediye Başkanını zihin ve düşünceleri nedeniyle “terörle mücadele” adına görevden alıyor.
Tüm bu süreçlerde ister istemez şu soru akla geliyor: Yargı nerede? Halkın seçilmiş temsilcileri terörist ilan edilirken, görevlerinden alınarak cezaevlerine konulurken, yapılan uygulamaları eleştirenler her türlü hakaret ve küfüre muhatap olurken, hukuk ve yargı nerede?
Sahi bir de “yargı reformu(!)” var. Sanki ülkede hak ve özgürlüklerin korunmasına yönelik bir siyasi irade var; ama mevcut yasalar ve yargı sistemi bu iradenin tam olarak gerçekleşmesini engelliyor. İçişleri Bakanı’nın halkın seçtiği belediye başkanlarını “terör” bahanesi ile görevden alması; uygulamaları eleştirenlere “ahmak” diyerek küfretmesi; görevlerinden alındıktan sonra tutuklanan üç belediye başkanının elleri kelepçeli 12 saat aralıksız otobüsle Diyarbakır’dan Kayseri Cezaevine götürülmesi; HDP’nin Eş Başkanı iken tutuklanan Selahattin Demirtaş’ın ve Hakkâri eski milletvekili Abdullah Zeydan’ın tahliye edilmesinin önüne geçmek için alelacele mahkûmiyet kararları verilmesi hep bu eksiklikler yüzünden. Yargı reformu yapılırsa hak ve özgürlükler üzerindeki tüm engeller ve baskılar sona erecek.
Galiba insan aklı ile alay etmek diye buna derler.
Ortada bir gerçek var, o da mevcut iktidarın Kürt siyasetinin her ne olursa olsun güçlenmesinin önüne geçmek istediğidir.
Demek ki, sorun yargı reformu sorunu değil. Sorun ülkeyi yönetenlerin “zihniyeti” sorunudur.
(1) Anayasa Mahkemesi’nin 12 Kasım 1991 tarih ve K.1991/43 sayılı Kararından