Yılan Hikâyesi (2)

Ulaş Kızılsu

Bayanlar, baylar, gelmiş geçmiş en absürt kabarelerden biri olmaya aday Yılan Hikâyemizin ikinci perdesine hoş geldiniz!

İkinci perde, tam olarak yılanın zırt dediği yer.

Konumuz 5199 sayılı Kanun’un 6’ncı maddesi: Kısırlaştır, aşılat, yerine bırak.

–  Ver yavrum oradan bir Goran Bregovic, başlasın Çingeneler Zamanı!

– …?…

– Yok, yok, o değil abicim, var ya hani, çocuk rakı bardağını ısırıyor, “Tanrım, nedir bu başıma gelenler?” diyor, o sahne…

– Hah, evet! İşte o.

—–0—–

TBMM Hayvan Hakları Araştırma Komisyonu Raporu’na göre, ülkemizde 2 milyon sahipsiz sokak hayvanı yaşadığı tahmin edilmekte. Yerel yönetimlerin sahipsiz hayvanların rehabilitasyonu ile ilgili yeterli bütçe ve personel ayıramadığı, eş zamanlı ve yeterli sayıda kısırlaştırma yapılamadığı ve bu nedenle hayvan sayısının sürekli artış gösterdiği ise bilinen bir gerçek.

Yine, komisyon raporuna göre, belediyeler tarafından yılda 200 bin köpek kısırlaştırılıyor. Bir çift köpekten altı yılda 60 bin köpek ürediğini göz önünde bulundurduğumuzda 2 milyon köpeğin 200 binini kısırlaştırıyor olmamız… Alkışları duyalım!

Belediyelerin yapmadıkları yanında bir de yaptıkları var ki o çok daha can sıkıcı.

Malum, oy hakkı olanlar hayvanlar değil, insanlar olduğu için her meseleye insan odaklı yaklaşan belediyelerimiz, yine sanki hayvanların yaşam alanını işgal eden biz insanlar değilmişiz gibi… Vay efendim insanlar sokak köpeklerinden rahatsız oluyorlar diye hayvancıkları Nazi kampını aratmayan barınaklara istiflemekte… Hayvan mevcudu barınağın baş edemeyeceği noktaya gelince de bu hayvanları “doğal yaşam alanına bırakıyoruz” safsatası altında dağlara taşlara atmaktadır. Oysaki köpekler yüzlerce yıllık evrim sürecinde insanlar tarafından yine “insanların çıkarları doğrultusunda” evcilleştirildikleri ve bu yönde evrimleştikleri için avlanma yetilerini yitirmiş, tamamen insana bağımlı hâle gelmiştir. Dolayısıyla, belediyelerin “doğal yaşam alanları”na bıraktıkları bu köpekler bir müddet sonra açlıktan birbirini parçalayarak ölüme mahkûm olmaktadır.

Üstelik alındıkları mahalle boş kaldığı için ve alan koruma özelliğine sahip bu sürü hayvanları artık koparıldıkları alanlarını korumadıkları için çevreden başka köpekler boş bırakılan bu arazilere yerleşmekte… Üstelik nüfusları azaldığı için daha rahat beslenme ve üreme olanağı bulmakta ve popülasyon kısa zamanda eski hâline dönmektedir. “Vakum etkisi” adı verilen bu hadise, hayvan nüfusunu kontrol altına almakta tek çözüm yolunun kısırlaştırma olduğunu bize göstermektedir.

“Ben hayvanların kısırlaştırılmasının etik olmadığını düşünüyorum, onların vücut bütünlüğüne müdahale etme hakkımız yok” demeye yeltenmeyin. Kısırlaştırmanın ne kadar itici geldiğinin farkındayım ama ne yapalım? Hayvanları toplayıp aile planlaması konferansı mı verelim? Prezervatif mi dağıtalım? Her gün ağızlarına doğum kontrol hapı mı tıkıştıralım? Yoksa bırakalım geometrik artışla çoğalsınlar ve sokaklarda tecavüzcülere, trafik kazalarına kurban mı gitsinler? Bazen kötünün iyisini seçmek zorundayız. Ayrıca, kısırlaştırmanın evcil hayvan sağlığı üzerinde çok olumlu etkileri olduğu da bilimsel bir gerçek.

Gelelim Çingeneler Zamanına. Durumlar böyle böyleyken yasa çalışmaları nelere sahne oldu?

Geride bıraktığımız on beş senelik süre zarfında ne zaman bir yasa değişikliği gündeme gelse bu 6’ncı madde de gündemin göbeğine geldi oturdu. “Hayvanlarla ilgili kanun” deyince, aklına “hayvan hakkı” değil de “hayvan sevmeyen insan” gelen zihnisinir bürokrat, cehaleti ve densizliğiyle her defasında ülkeyi ayağa kaldırmayı başardı. (İşin trajikomik yanı, hayvan sevmeyen insanın da sokaktaki gariban hayvanın da ortak çıkarı, sahipsiz hayvan popülasyonunun kontrol altına alınması ve bunun çözümü hayvanı barınağa tıkıp dağa taşa atmak değil, kısırlaştırmak)

En son bir buçuk yıl önce HAYKONFED yetkililerinin Tarım ve Orman Bakanlığında yaptığı görüşmede, Genel Müdürün “Sokakta hayvan olmaz” diyerek ortaya attığı bomba aylarca ülkeyi birbirine katmaya yetti. HAYKONFED çıktı “Tüm Türkiye çapında eylem düzenleyeceğiz” dedi. HAYTAP çıktı, “Yahu bize en üst düzey yetkililer 6’ncı maddenin korunacağı sözünü verdi” dedi. Akabinde CNN Türk Hükûmetin 6’ncı maddenin korunacağına dair açıklamasını haber yaptı. Herkes telefonda, herkes birbirine bağırıyor, siyasetçiler birbirine girmiş, STK’lar birbirine girmiş, arkada yine Goran Bregovic çalıyor, darbukalar, zurnalar…

Derken bir çalıştay düzenlendi. (Sanırım 1 milyonuncu çalıştaydı bu) Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli çalıştayda “Duyduk duymadık demeyin, ey ahali, 6’ncı madde korunacak” babında bir açıklama yaptı. Hayvanseverler yine ayağa kalktı, bağırış çağırış, ithamlar, hakaretler havada uçuştu. Malum, güven bir kere kırılmıştı. Bakan tekrar konuştu: “Yahu ben Bakanım, Tarım ve Orman Bakanıyım, ben size 6’ncı madde korunacak diyorum. Daha ne istiyorsunuz?” Yine bağırış, çağırış, darbukalar, zurnalar…

Tam bu krizi atlattık, kanun ha geldi ha gelecek derken, Binali Yıldırım çıkıp demesin mi “Bu hayvanseverler aralarında anlaşamıyor, biz en iyisi kanunu şimdi çıkarmayalım da Araştırma Komisyonu kurulsun.” Hani bilardoda üç banttan muhteşem bir sayı almak için pozisyonunu alırsın da tam atış anında “çıt” diye bir ses çıkar ya, top olduğu yerde durur ve sen şaşkın bakakalırsın, o hesap…

Bağırış, çağırış, darbukalar, zurnalar…

Hooop, perde indi!

Şimdi kısa bir ihtiyaç molası.

Haftaya Araştırma Komisyonu raporunu incelemeye kaldığımız yerden devam edeceğiz.